Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-settings.php on line 267

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-settings.php on line 269

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-settings.php on line 270

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-settings.php on line 287

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-includes/cache.php on line 36

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-includes/query.php on line 21

Deprecated: Assigning the return value of new by reference is deprecated in /home/www/web56/html/wp-includes/theme.php on line 540

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/www/web56/html/wp-settings.php:267) in /home/www/web56/html/wp-includes/feed-rss2.php on line 2
Taşkınlık Parkı http://www.taskinlikparki.com Radyo, Televizyon, Sinema ve Etkileşim hakkında söylenmek... Mon, 22 Dec 2008 17:05:23 +0000 http://wordpress.org/?v=2.3.2 en Californication (Sezon 1) http://www.taskinlikparki.com/?p=58 http://www.taskinlikparki.com/?p=58#comments Mon, 22 Dec 2008 16:59:47 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=58 You Can’t Always Get What You Want

Bizde pembe dizi denilen soap opera, normal şartlar altında ev kadınlarına hitap eden bir format. İnsan ilişkilerinin sorunlu yanları bol karakterli bir ortamda doğal olarak çok daha uzun soluklu sonuçlara yol açıyor. Ne kadar insan, o kadar sorun o kadar drama. Tom Kapinos (Dawson’s Creek) pembe dizilerin sadece kadınlara özgü olmadığını daha önce kanıtlamış ve gençler için soap opera kavramının öncüsü olmuştu. Şimdi erkekler için pembe dizi yaparak çok daha zor bir yola girdiği muhakkak.

Hank Moody, otuzlarının ortasında başarılı bir yazardır. Ancak ünlü kitabı “God Hates Us All” ile meşhur olduktan sonra  herşey yokuş aşağı gitmeye başlamıştır. Sevgilisinden ayrılır, çocuğundan uzaklaşır ve kendisini California’da içki ve seks ile örülmüş bir hayatta bulur. Bir gün beraber olduğu kızın 16 yaşında ve eski sevgilisinin nişanlısının kızı olduğunu öğrenince işler daha da kötü gitmeye başlar.

“Californication” içinde erkekler tarafından kandırılan  masum ve zavallı kadınlar arıyorsanız kolay gelsin. “Bu şehir kadınları yok ediyor.” diyerek başlıyor hikayesine Kapinos. Bu kadınlar acımasız ve güçlü. Kurban olan hep erkekler. Öyle ki dizideki hiçbir kadına sempati duyamıyorsunuz. Belki Hank’in 12 yaşındaki kızı Becca hariç. Herkesden daha akıllı Becca, bazen bir yunan korosu bazen de mantığın sesi oluyor hikayede.

David Duchovny (X-Files), dizinin en büyük sürprizi ve en büyük gücü. Senelerdir bir odunla aynı duygusal aralığa sahip FBI ajanı Fox Mulder’ı canlandıran aktör sanki hayatı boyunca Hank Moody rolünü bekliyormuş gibi. Devamlı akşamdan kalma, devamlı sıkıntılı, ama umarsızcasına sivri dilli be her şeye rağmen seksi Hank Moody’nin, Duchovny’ye çok doğal geldiği belli.

Kahramanımız aslında pis herifin teki gibi geliyor bize. Gördüğü herkesle yatıyor, kimseye saygısı yok ve sevgilisinden evlenmek istemediği için ayrılmış. Ama bize öyle geliyor. “Californication” son zamanların en temiz ve etkili twistlerinden birini koyuyor önümüze. Biz toplumsal değer yargılarımızdan dolayı Hank’i hep kötü adam zannedip, kadınların ona yaptıkları karşısında “Eh haketti ama serseri” diyeduralım, aslında kazın ayağının öyle olmadığı son dakikada ortaya çıkıyor. Hank bütün kadınların istediği ama sahip olunca başka bir şeye dönüştürmeye çalıştığı erkek. O aslında tek bir kadını seviyor ve hala ona aşık. Sonuna kadar da sadık. Her şey bir ihanetle başlıyor.

Natasha McElhone (Solaris, The Truman Show, Ronin), Hank’in eski sevgili Karen rolünde eskiden çılgın, şimdi olgunmuş gibi yapan kadın imajını eksiksiz veriyor. İstediği erkek Hank, ama o sadece hareketsiz, olaysız ve mali güvenliği olan bir hayat için Hank’ın yarı zekasına sahip olmayan, yatakta da başarısız Bill’i seçiyor.

“Californication” merkezinde bir aşk hikayesi olan terbiyesiz bir komedi dizisi. Ancak komedisi “Coupling” gibi kahkaha isteyen bir komedi değil. Bazen gözleriniz doluyor, bazen de saçınızı başınızı yoluyorsunuz. Her komik kısımda bir trajedi var. İşin korkuncu motivasyonlar doğru ve gerçek. Belki de hepimizin hayatında geçirdiği şeyleri ekranda büyük büyük görmek, karakterleri parmağımızla gösterip gülmemizi engelliyor.

Charles Bukowski sevenler, yazarın kelimelerinin etkilerini dizinin her yerinde görecekler. Gerçekten de devamlı Bukowski’ye atıflarla karşılaşacaksınız. Bukowski’ye arkadaşlarının Hank demesi rastlantı olmasa gerek.

Bir kere olsun kadınların kötü adam, erkeklerin kurban olduğu terbiyesiz bir diziye alışabilecekseniz “Californication” sezonun en iyi dizilerinden biri. Sadece feministler uzak dursun.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=58
Generation Kill http://www.taskinlikparki.com/?p=57 http://www.taskinlikparki.com/?p=57#comments Mon, 22 Dec 2008 02:36:29 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=57 Bugün yolda kaç kişiyi öldürdün?

Hayatta pek çok şey insanı ters köşeye yatırıyor. Savaşın kötü bir şey olduğunu düşünen insan teknolojiyi de en çok geliştiren şeyin yine savaş olduğunu bilmez genelde. Hikaye anlatmak isteyene de savaş sahnesi bire bir gelir. Dramatik anlatının özü çatışmaysa eğer, hoşgeldiniz çatışmanın en safına, en eskisine, en çıplağına. İyi bir anlatı aracıdır savaş. David Simon (The Wire) bu durumu tamamen göz ardı ederek bize alışılmadık bir savaş dizisi veriyor. Alınması gereken bir tepe, ulaşılması gereken bir sevgili veya kurtarılması gereken bir er yok. Vizyon savaşın ta kendisi.

Rolling Stone dergisi, yazarı Ed Wright’a garip bir görev verir. Wright Amerika’nın Irak operasyonu boyunca bir öncü birlikle beraber yaşayacak ve olayları birinci elden anlatacaktır. Askerler tarafından ancak erotik içerikli bir dergiye de yazar olduğu öğrenilince sevilen Wright’ı, hayatının en ilginç seyhati beklemektedir.

Gördüğünüz gibi konuyla ilgili pek bir şey yazamadım çünkü yazacak şey çok az. “Generation Kill”, gerçek olayların anlatıldığı bir yazı dizisinin aynı isimle kitap olmuş halinden meydana getirilmiş bir uyarlama. Buna en yakın şey “Band of Brothers” olmalı ama o bile uygun bir örnek değil. “Generation Kill” kendine has bir dizi; önce alışılması gereken bir tad.

Bölümlerin hallice bir kısmını çeken yönetmen Susanna White’dan “Ben kadınım ama bakın nasıl savaş filmi çekiyorum” dercesine gösterişli bir şey beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Burada tema gerçekçilik. Temiz ve gösterişsiz bir sinematografi yer yer belgesel tadında sallantılı kamera çalışması ile karışıyor. Ama her şey ayarında.

Belli ki White’ın gözünde savaş hiç eğlenceli bir şey değil. Dizinin bir fon müziği veya bir jeneriği yok. Başta öylesine “Generation Kill” diyor ve sonda gördüğünüz olayların ağırlığı ile siyaha düşüp telsiz konuşmaları ile baş başa bırakıyor sizi. Tek müzik, askerlerin beraber söyledikleri şarkılar. Bu sırada da neden asker olduklarını ve vokalist olmadıklarını kanıtlıyorlar.

Wright’ı canlandıran Lee Tergesen (Oz), bir grup testesteron canavarı ölüm makinesinin arasında kalmış, rahatının kıymetini bilen şehir insanı olarak çok başarılı bir performans çıkarıyor. Wright gibi cesur ama bu cesaret hiçbir zaman Hollywood kahramanlığı seviyesine ulaşmıyor. Burada kimse kahraman değil. Adeta “Önemli olan hedefimiz değil” diyor White. Önemli olan yolculuk. Ve yolda olanlar. Bugün yolda kaç telgraf direği gördün? Bugün yolda kaç kişi öldürdün?

Irak’ın güneyinden Bağdat’a kadar süren bu garip road trip hikayesinin ille de bir kahramanı olacaksa bunlar çavuş Colbert ve Teğmen Fick olmalı.

Stark Sands’in (Six Feet Under, Day of the Dead) yüzü, iyi niyetli Teğmen Fick için öylesine uygun ki daha ilk sahneden bize karakterin kurallardan ziyade sorumlu olduğu insanların hayatlarını önemsediğini anlatıyor konuşmadan. Fick, orduya fazla bir adam. Her zaman aldığı emirleri zihninde sorgulayan bir humanist. Belki de bu hikayede bir üst ahlakı sembolize ediyor. Emrindeki çavuş Colbert tarafından taktiklerinin sorgulanmasını bile serin kanlılıkla karşılıyor, Colbert’i dinliyor ve hak veriyor. Nathaniel Fick bugün artık bir teğmen değil, master derecesi sahibi bir yazar. En azından bunu bilmek yüzümü güldürüyor benim. Sizi bilmem…

Çavuş Colbert, ya da arkadaşlarının tabiri ile Iceman o kadar şanslı değil. Alexander Skarsgard’ın (True Blood, Revelations) karakteri bir çelişkiler yumağı. Üniversite derecesini enstitünün suratına atmış çünkü sisteme karşı. Öte yandan evlendiği lise aşkı gidip onu en yakın arkadaşı ile aldatmış. Hayatındaki her şeyi tüm sevgisini akıttığı o kadının üzerine kuran bir adam hayat tarafından böyle bir ihanete uğrayınca ne olur? Sonuçta hep balet olmak isteyen Iceman, tutunabildiği tek şey olan orduya yapışır. Aradığı belki rütbenin getirdiği saygı, belki de askeriyenin katı kuralları içerisinde ihanetin imkansızlığı. Karşı olduğu her şeyi sembolize eder hale gelen Iceman, sorulduğunda tüm içtenliği ile söylüyor:”Sivil hayatta sadece motorumu özlüyorum. Yüzümdeki rüzgarı.” Bu repliğin bir benzeri John Milius’un “Conan the Barbarian” filminde vardı. Hayattaki en iyi şeyin bozkırlarda atını koştururken rüzgarı yüzünde hissetmek olduğunu söyleyen savaşçıya karşı Arnold Schwarzennegger o korkunç aksanıyla hayatta kendine göre en iyi olan şeyleri sıralıyordu: “Düşmanını ezmek, önünde kaçmalarını seyretmek ve kadınlarının ağıtlarını dinlemek”. Conan bir savaşçı. Iceman ise rüzgarı seviyor hala.

“Generation Kill” ile ilgili pek çok şey gerçek. Anafikir ve belki de dizinin en büyük zayıflığı da bu. Sonunda ne olacak diye merak ederseniz büyük hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Ben söyleyeyim size: Sonunda bir şey olmuyor. Irak’a geliyorlar ve dizi duruyor. Evet duruyor. Bitiyor diyemiyorum, çünkü bir bitişi yok “Generation Kill”in.

Anlatmaya çalıştığı şeyler arada ustaca ve son derece ince verilmiş. Olaylar kendi kendine konuşuyor. Kötü adam, iyi adam yok. Romantik bir anlatı değil bu. Herkes sadece insan. Bir grup sorunlu insan kendileri ile ilgisiz bir grup başka sorunlu insanı emir aldıkları için öldürüyorlar. Belki de bir askerin sözleri konuyu özetliyor: “Bu yaptıklarımızın yarısını evde yapsak ömür boyu hapis yerdik.”

“Generation Kill” oldukça atipik bir dizi. Klasik anlamda bir hikaye değil de, daha ziyade bir yeniden canlandırma ile karşı karşıyayız. Yine savaş dediğimiz şeyi, şaşırtıcı bir şekilde etkili anlatıyor. Belki de savaş o kadar temel bir çatışma ki hikayeye ihtiyacı yok. Ölüm çıkagelince herkes birden ciddi oluyor ve kafasını ellerinin arasına alıp düşünüyor. Çünkü muhtemelen suç insanların değil, insanlığın…

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=57
The Mentalist http://www.taskinlikparki.com/?p=56 http://www.taskinlikparki.com/?p=56#comments Fri, 31 Oct 2008 22:29:16 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=56


 Medyum Diye Bir Şey Yoktur

House”un, doktorlu “CSI” olma amacıyla yola çıkıp, kaliteli yazarlarının üstün yeteneği ve Hugh Laurie’nin karizması sayesinde kısa zamanda bir klasiğe dönüşmesi şaşırtıcı, ama daha şaşırtıcısı bunun farkında olan yapımcıların senelerdir “House” formülünün taklidini yapmamış olmaları. Belki de “House”un kendisini bir “CSI” taklidi olarak görüyorlardı. “Rome” ile kendisini ispatlayan Bruno Heller, belli ki bu açıklığı görmüş ve kablosuz kanallardaki ilk büyük projesini “House” formülüne dayandırmış.

Patrick Jane, gözlem yeteneği üst düzeyde olan bir FBI danışmanıdır. Eskiden doğa üstü yeteneklerle donatılmış, psijik bir şifacı olarak televizyonda programlar yapan ve bir yandan da polise yardımcı olan kahramanımız, konuk olduğu bir talkshowda yakalanması için polise yardımcı olduğu seri katil Red John ile ilgili ileri geri konuşunca, Red John, Jane’in karısını ve çocuklarını katleder. Bunun üzerine aklı başına gelen Jane, insanları medyum olduğuna inandırmak suretiyle dolandırmaktan vazgeçerek FBI’ın özel bir ekibi için danışman olur.

“The Mentalist” işin özünde eksantrik dahi modeli protagoniste sahip olan bir gizem dizisi. Kahramanımızın fiziksel kahramanlık adına bek bir başarısı yok ama o zekası ve gözlem yeteneği ile bu açığını fazlası ile kapatıyor ve kendinden kasça büyük olan adamları, kötü olsun iyi olsun maymun ediyor.

Belli ki Heller’in “Mentalist”teki amacı “Psych” ve “House” arası bir dizi yaratmak. Bir karakter olarak Jane’in özellikleri neredeyse James Rodey’ın “Psych”da başarı ile canlandırdığı Shawn Spencer ile aynı. Jane de Spencer kadar sinir bozucu ve kendini beğenmiş bir karakter. Ancak Spencer’ı dayanılır kılan, çocukça, çılgın, kontrolsüz tavırları. Neredeyse istemeden insanları kırdığına inanıyoruz. Skalanın diğer tarafında ise Hugh Laurie tarafından canlandırılan, kaba, terbiyesiz, seksist, düşüncesiz ve neredeyse ahlaksız Dr. Gregory House var. Jane bu iki karakterin arasında bir yerlerde ama iyi anlamda değil. House’un terbiyesizliğini biliyoruz ve onu öyle seviyoruz. Onu sarayımızın bir soytarısı olarak benimsiyoruz. Spencer ise küçük yaramaz bir çocuk. Bunlara kıyasla Jane oldukça vurucu açılış sahnesinde insanlara dost gibi yaklaşıp manipüle eden, sonucunda da korkunç olaylara sebep olan yılan gibi bir adam. Samimiyetinde soğukluk, yaklaşımında ukalalık var. Sevilesi bir karakter değil kesinlikle.

Sevilesi olmamasının sebebi sevdiği insanları kaybetmesinin travması olabilir. Pilot bölüm de buna değiniyor biraz. Yıllar sonra Red John’un izini bulduğuna inanan ekibe karşı, Jane bu cinayetlerin kopyacı başka biri tarafından işlendiğini iddia ediyor. Sonuçta öyle de çıkıyor. Adamımız çok üzülmüş olsa da işine bir otomaton gibi bağlı ya da duyguları körelmiş; bilemiyoruz. Zira pilot bölüm seyirciye servis yapma sevdasından pek de bir şey anlatamıyor. Yeni cinayet ile Red John hikayesi iç içe ve darmadağınık. Bazı yerlerde çok şey anlatılıyor, bazı yerlerde ise sanki izleyiciler iki sezondur bu diziyi seyrediyormuş gibi isimler fırlatılıyor ortaya.

Şatafatsız ama temiz bir görsellik bütün hikayeye hakim. Jane’in gördükleri basit ama etkili kamera hareketleri ile izleyiciye aktarılıyor ama hiçbir zaman “Psych”daki gibi adeta doğa üstü bir algı ile ses efektleri eşliğinde önemli objeye zoom yapılmıyor. Heller, kahramanının yaptığı şeylerin sıradan olduğunu bize göstermeye çalışıyor. Tıpkı kahramanının her fırsatta dediği gibi: “Medyum diye bir şey yoktur. Ben sadece bakmayı biliyorum.”

Simon Baker (Land of the Dead, The Devil Wears Prada), Patrick Jane rolünde bekleneni yerine getiriyor. Orta yaşlı bir erkek olarak hem yakışıklı, hem sesini iyi kullanıyor hem de hareketleri de Jane’in olması gerektiği gibi hep planlı ve yumuşak. Ancak maalesef kadronun geri kalanı aynı kalitede değil. Silik ve standart performanslar var, karakterlerin ayırt edici özellikleri az. Ekibin patronu olarak devamlı ağlamaklı gibi durmaktan kendini alıkoyamayan Robin Tunney (Prison Break) hesapta Jane’in antitezi olacak. Tunney’in bir filmde devamlı kocasından dayak yiyen bir kadını canlandırmasını bekliyorum ben. Eminim Kemal Sunal’ın Şaban’ı kadar cuk oturan bir rol olup, hanımefendiye Oscar kazandırır. O zamana kadar Tunney bir iki tane daha yeni surat ifadesi üzerinde çalışsa iyi olur.

“The Mentalist”, derli toplu bir pilot bölüme sahip. Her hafta bir cinayet olayı çözülecek ve bir yandan da Red John hikayesi ile ilgili ipuçları elde edilecek gibi duruyor. Suç dizileri sevenlerden “Psych”ın çocuksuluğuna ve “Monk”un artık kabak tadı veren “karımı kurtaramadım” hikayesine dayanamayanlara iyi gelebilir. Sadece biraz daha karakter lazım sanki.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=56
Knight Rider http://www.taskinlikparki.com/?p=55 http://www.taskinlikparki.com/?p=55#comments Sun, 05 Oct 2008 20:45:10 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=55

Kahramanımız Kara Şimşek Bu Sefer Geri Dönebilecek Miydi?

Ronald D. Moore’un yeni “Battlestar Galactica”sı pek çok şey gösterdi televizyon ahalisine. Kim ne anladı bilinmez ama bazılarının eski dizilerin yenilenmesinde fayda ve daha önemlisi para bulacağı muhakkak. “Knight Rider” da Amerika’da sadece üç sezon devam etmiş olmasına karşın, Avrupa’da çok sevilmiş bir dizi. “Lost” ve “Battlestar Galactica” sayesinde bilim kurgu toleransı yükselen televizyon seyircisi göz önünde bulundurulursa diriltmek ve yenilemek için ideal gözüküyor. Ne var ki daha evvel bir değil üç kere diriltilmeye çalışılmış ve mahvolunmuş olduğunu göz önünde bulundurursak o kadar da ideal diyemeyiz. Karışık işler bunlar.

Yıllar evvel Knight Fonu için KITT’i de tasarlayan yapay zeka ve robot uzmanı Charles Graiman, pek kötü kalpli haydutlar tarafından saldırıya uğrayınca, garajda durmakta olan yeni süper otomobili kendi kendine kızı Sarah’ı bulmak üzere yola çıkar. Süper otomobil KITT’in görevi eski bir özel timci olan, Sarah’ın çocukluk arkadaşı, Michael Traceur’ı da bularak, önce Sarah’ı korumak, sonra da durumu kurtarmaktır. Ne var ki haydutlar neyin peşinde ise FBI da o şeyin peşindedir. Üstelik Michael ve kankası Wayne’in mafyaya çok fazla borcu da vardır.

Yukarıdaki paragrafı yazarken olayları birbirine bağlayabilmek için hakikaten insan üstü bir çaba gösterdim. Buna da çok şaşmamak lazım. Bizim “Kara Şimşek” olarak bildiğimiz “Knight Rider”ın güçlü yanının kaliteli senaryosu olduğunu bugün de söyleyemeyiz dün de söyleyemezdik. Sevgili dostum Cem’in “Star Wars” için söylediği “Eskileri de kıroydu ama samimi bir kıroluğu vardı onların.” Sözünü sanırım zorlanmayarak “Knight Rider” için de kullanabiliriz. Burada yıldız senaryo değil.

Yıldız, kuşkusuz araba. Hayretle seyrediyorduk KITT arabanın camlarını kapılarını kendi kendine açıp kaparken, kendi kendine hareket ederken, içindeki bir sürü ekrandan Michael’a rota çizerken, kendi kendini otomatik olarak park ederken ve çok ama çok hızlı giderken. Sorun şu ki, o zamanlar bize inanılmaz gelen bu özellikler artık pek çok otomobilde standart olarak mevcut. O zamanlar 20 sene öncelerdi. Geriye bir tek inan gibi konuşma ve dertleşme meselesi kaldı. Onu da önceden görmüştük. Glen Larson’un (Knight Rider, Battlestar Galactica) çözümü, hayal gücü düşük bilim kurgu yazarlarının yeni radyoaktivitesi, her şeye kadir objesi, nano teknoloji. Yeni KITT, dış görünüşünü, rengini, plakasını istediği gibi değiştirebilen bir yeni model bir Shelby. Şekil değiştirme meselesindeki görsel estetik pek de iç açıcı değil ama en azından kendi içinde tutarlı.

Buraya kadar farkındaysanız konuşan araba dışında konunun pek de bizim bildiğimiz dizi ile bir alakası yok. Bunun sebebi yapımcı ve yazar Glen Larson’un yeniden yapım, yerine bir devam dizisi yapması. Larson’un diğer dizisi “Battlestar Galactica”nın da yeniden yapımına gösterdiği tepkiden, yeniden yapımlara alerjisi olduğunu çıkarabiliriz. Belki de bir proje yeniden yapılınca eskisinin değerinin düşeceğine inanıyor. Bunun böyle olmadığını Moore kanıtlamıştı. Keşke Larson da inansaydı bu gerçeğe. Önünde güzel bir örnek de vardı.

Yeni “Knight Rider”, tamamen eskisinin devamı şeklinde. Ancak bunu yaparken arada yayınlanmış “Knight Rider 2000”, “Knight Rider 2010” ve “Team Knight Rider” gibi dizileri yok sayıyor. Belki de bu, yaptığı en iyi şey. Aslında günümüze uygun olarak ayakları yere biraz daha yakın bir hikaye ile karşı karşıyayız. En büyük şaşkınlık Michael Traceur’un bizim eski kahraman Michael Knight’ın oğlu olduğunun ortaya çıkması. Eski izleyiciler diziye ısıtabilecek bu senaryo kancası, David Hasselhoff’un (Knight Rider, Baywatch) da Michael Knight rolünde gözükmesi ile kuvvetleniyor. Bunun yanında biraz “Viper” sendromundan uzak durulması biraz da teknolojinin KITT’i yakalaması ile daha inandırıcı bir süper otomobil ile karşı karşıyayız. Elbette ki nano teknoloji meselesini yutabilirseniz.

Hikayenin sonuna doğru durum orijinal dizinin bir aynası oluyor. Justin Bruening (All My Children), yakışıklı, maço kahraman Michael, Deanna Russo (Ghost Voyage, Charmed), otomobilden de anlayan esas kız Sarah, Bruce Davison (Elephant Man, Longtime Companion) ise yaşlı bilge adam Charles Graiman’ı çok ayırt ettirici performanslara imza atmadan canlandırıyor. KITT’in sesi pek daha meşhur, Val Kilmer (Top Gun, The Doors). Ancak herhalde aktörün en duygusuz performansı budur.

Asıl sorun hikaye. Parçaların hepsi yerinde ama açılış hikayesi olarak seyrettiğimiz bu olaylar pek de heyecanlı değil. Larson neredeyse herkesin kendi kafasındaki hikayeye hakim olduğunu düşünerek pek bir şey anlatma ihtiyacı hissetmemiş. Birden bire tanıştığımız bir sürü karakter var. Buna karşın “Knight Rider 2000” çok daha rezil bir senaryoya sahipti ama en azından eski dizinin hikayesinde çok daha fazla organik bir şekilde bağlıydı. Burada sanki “Knight Rider” 20 senedir yayınlanıyor da biz pek çok sezonu kaçırmışız gibi hissediyoruz. Öte yandan belli ki bu 20 sene içinde, “Knight Rider”ın esprili tarafını kaybetmesi dışında pek de önemli bir şey olmamış. Bir şekilde bu hikayeden etkilenmemiz gerekiyor herhalde.

Oldukça kötü bir sezon başlangıcı. Yine de parçalar yerinde. Yeni yazarlar ile çok keyifli bir diziye dönüşmemek için bir sebep yok.

Gerçekten keşke Larson’un bu dizisini de Moore yenileseydi.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=55
Life On Mars (US) http://www.taskinlikparki.com/?p=54 http://www.taskinlikparki.com/?p=54#comments Thu, 11 Sep 2008 10:51:45 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=54 Marsta Hayat Kalmamış

Bu dizi Mars, uzay veya orada yaşam olup olmadığı ile alakalı değil. Bir kere o meseleyi aradan çıkartalım. “Bana ne Mars’tan, ben uzaylı sevmiyorum.” diyerek diziyi seyretmeyen insanlar çok şey kaybetmeseler de hatalı sebeplerden seyretmeme kararı almış olacaklardır. Uzaylıları kimse sevmez.

“Life on Mars” ismini bir David Bowie şarkısından alıyordu ve yayınlandığı iki sezon, İngiliz televizyonlarının en beğenilen dizisi olmuştu. Maalesef dizi Amerikanlaşınca beğenilecek pek bir yanı kalmamış. Halbuki İngiliz dizileri içerisinde uzun bir sezondan faydalanabilecek ve Amerika’da geçmesi ilginç olabilecek bir diziydi “Life on Mars”. Yazık.

Dedektif Sam Tyler, CSI neslinin göz bebeği bir polistir. Onun için önemli olan tek şey delillerdir. Duyguların, içgüdülerin hiçbir önemi yoktur. Kuralları çok da önemsemeyen ve duygularına göre hareket eden sevgilisi, bir türlü yakalayamadıkları bir seri katil ile ilgili araştırma yaparken ortadan kaybolur. Sevgilisinin muhtemelen seri katilin kurbanı olduğunun bilincinde olan kahramanımız bunun üzüntüsüne dikkatsizlik de ekleyince çok ağır bir trafik kazası geçirir. Ancak asıl sürprizi uyanınca yaşayacaktır. Dedektif Sam Tyler gözlerini açtığında kendisini 1972 senesinde bulur. Artık hem 70’li yılların, kendi inançları ve düşüncelerine tamamen aykırı polis kadrosu ile çalışmanın yollarını bulacak hem de başına ne geldiğini çözmekle uğraşacaktır.

“Life on Mars”ı ilginç yapan şey tuhaf gizem senaryosundan ziyade kuşak çatışması kavramının işlenmesi ve irdelenmesine yeni bir nefes getirmesiydi. Sonuçta kahramanımız birden bire kendisini babası yaşındaki adamların hem fiziksel hem de zihinsel olarak hakim oldukları bir ortamda buluyor. Mesele polisin çalışma yöntemlerindeki dönemsel farklılığın da ötesinde. Kadınların neredeyse ikinci sınıf vatandaş olduğu, ırkçılığın dorukta yaşandığı, polisin şiddet uygulamasının doğal olduğu, eşcinselliğe toleransın hiç olmadığı yıllar bunlar. Sam’in amiri Gene Hunt’ı, sadece sevmediği bir adamı tutuklamak için, adamın arabasına kokain yerleştirirken gördüğümüzde bir şeylerin ters olduğunu anlıyoruz. “Life on Mars” bu kadar benimsediğimiz, insan hakları, eşitlik, meslek etiği gibi kavramların, çok değil sadece 35 sene öncesine kadar ne durumda olduğunu gözler önüne seriyordu.  Bu nedenle aslında her ülkeye ve her topluma uyarlanabilecek bir senaryo ile karşı karşıyaydık.

Dizinin Amerikaya yolculuğu, öyle gözüküyor ki, bayağı travmatik olmuş. Pek çok korkunç hata var. Öyle ki nereden başlayacağımı bilemedim bir an.

Hikayenin en önemli noktalarından biri merkezdeki gizemdi. Sam Tyler’ın başına gerçekten ne geldiğini merak ediyor, her hafta bu konuda yeni ipuçları elde etmek için televizyonun karşısına geçiyorduk. Sam’in her bölümün açılışında dile getirdiği gibi: “Zamanda geriye yolculuk mu yaptım, bir hastanede komada mı yatıyorum, yoksa delirdim mi?” Bu sorunun cevabını son bölüme kadar, ve hatta tartışılır ama, son bölümde dahi bulmuyorduk. Yapımcılığı David E. Kelley’den (Ally McBeal, Chicago Hope, The Practice) devralan Josh Appelbaum (October Road, Alias, Profiler) ise Sam’in hastanede yattığından o kadar emin ki daha ilk bölümden kafamıza defalarca çakıyor bu mesajı. Böylece içimizi rahatlattığını mı sanıyor bilemiyorum ama hikayeyi çok kuvvetli bir kancasından yoksun bıraktığı muhakkak.

Bu yaklaşım tüm hikayede göze çarpıyor. Orijinal dizinin çift anlamlılığından eser kalmamış. Sam’in bir intihar bombacısını durdurmak için az bir zamanının olduğunu öğrendiği gün, hastanede de tam olarak aynı süre içinde beyin fonksiyonlarında bir gelişme olmazsa fişinin çekileceğini öğrendiği, ve dış dünyaya tek bir sinyal verebilmek için kendini parçaladığı bölüme benzer herhangi bir gelişme olmuyor.

Ama bunların hiçbiri o kadar önemli değil. Asıl sorun casting.

Jason O’Mara’nın canlandırdığı Sam Tyler ile, John Simm’in canlandırdığı Sam Tyler arasında dağlar kadar fark var. Orijinal dizide John Simm, Tyler’ı hafif silik ve ezik yorumlamıştı. Bu da 70’lerim maço, sert erkeklerinin yanında oldukça uygundu. Tyler, problemleri zekası, eğitimi ve kurallara bağlılığı ile çözen bir yirmi birinci yüzyıl polisiydi. Philip Glenister’in başarı ile canlandırdığı patronu Gene Hunt ile tam bir tezat oluşturuyordu. Hunt ne kadar, muhafazakar, maço, şiddet bağımlısı ve kural tanımaz ise Tyler o kadar, sol görüşlü, kurallara uyan, kadınlara saygılı ve şiddetten nefret eden bir karakterdi. O’Mara’nın belki de cüssesi bu rolü oynamasına izin vermiyor. Öyle yada böyle, bu Sam Tyler, gerçek bir aksiyon kahramanı. John Simm, okulda görseniz kafasına vurup beslenme çantasını elinden alacağınız bir çocuğu andırırken, O’Mara nerede görürseniz görün bulaşmak istemeyeceğiniz bir tipe sahip.

Colm Meaney (Star Trek: The Next Generation, Star Trek: Deep Space Nine) çok saygı duyduğum bir aktör. Ama açıkçası Gene Hunt rölünde, Glenister’in karizmasının onda birine sahip değil. Aynı şey sair yan roller için de geçerli.

Amerikalı “Life on Mars” tam bir rezalet. Yapımcıların orijinal diziyi başarılı kılan faktörlerin neler olduğunu anlamamış oldukları çok açık. Ciddi bir oyuncu kadrosu değişikliği ve senaryo yenilemesi olmazsa sezon ortası iptale doğru giden bir dizi ile karşı karşıyayız. Zira dizi bu haliyle pek bir şeye benzemiyor.

 

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=54
Fringe http://www.taskinlikparki.com/?p=53 http://www.taskinlikparki.com/?p=53#comments Sat, 30 Aug 2008 00:40:58 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=53 J.J. Abrams’dan X-Files Özentisi

Hakkında ne söylenirse söylensin bir yapımcının özgeçmişinde “Lost” ismi güzel duracaktır. Gizem hikayeleri yaratmakta zorlanmayıp, genelde bunları çözmekte çuvallayan J.J. Abrams’ı, Night Shyamalan’a tercih eder miyim bilemiyorum ama Abrams’ın daha fazla para kazandığı muhakkak. Ancak ABC’nin “Lost”u altıncı sezonunda bitirmeye karar vermesi üzerine Abrams beyin kendine yeni bir macera bulması gerekiyordu. Yoksa paralar suyunu çekecek. Çözüm, 10 milyon dolarlık pilotu ile “Lost”çu amcanın yeni dizisi “Fringe”.

Uluslararası seyahat yapan bir yolcu uçağı, bilinmeyen bir nedenden dolayı otomatik pilotla acil iniş yapar. İçerideki insanlar neredeyse erimiş olarak bulunur. Olayı araştırmakta olan FBI ve NSA ekipleri, bunun biyolojik bir virüs olduğuna karar verirler. Ancak bu tarz bir şeyi yapabilecek tek bilim adamı çoktan bunamış ve tımarhaneye kapatılmıştır. Radikal düşünceli ajan kızımız bahsi geçen çılgın bilim adamı Profesör Walter Bishop’u tımarhaneden çıkartıp aktif olarak araştırmaya katar. Ancak her şey göründüğü gibi değildir.

Bu son cümle herhalde bütün Abrams prodüksiyonlarının ortak özelliği. Her şey göründüğü gibi değil. “Fringe”in dünyası bizim dünyamız gibi gözüküyor örneğin. Ama aslında teknoloji gizli gizli o kadar gelişmiş ki, neredeyse bir cyberpunk ortam yakalanmış kapalı kapılar ardında. Elbette ki bu halktan saklanıyor. Her şey göründüğü gibi değil. Dev bir elektronik şirketi, gizli kapaklı işler çeviriyor. Düşman mı, dost mu? Belli değil. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Komplo teorileri, robot virüsler, ihanete eğilimli sevgililer… Ve her şeyin ötesinde maalesef bu 10 milyon dolarlık pilotun yüzüne baktığınızda oldukça ucuz duruyor. Demek neymiş? Hiçbir şey göründüğü gibi değil.

“Fringe”, “Torchwood” ile “X-Files” arası bir yerde gözüküyor. Burada “Torchwood”un başarısız bir “X-Files” taklidi olduğunu belirtmekte sonsuz fayda var. Yine bir şeyler oluyor, bu şeylerin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Ama zeki lider, çılgın bilim adamı Walter Bishop, güçlü kadın kontenjanında FBI ajanı kızımız Olivia ve sokakların adamı, yakışıklı kötü çocuk rolünde oğul Peter Bishop, bir ekip halinde hem olaylara müdahale ediyor hem de dev komplo teorisini çözmeye çalışıyor.

Dizinin ekseninin Walter Bishop olduğunu söylemek hatalı olmaz. Allahtan John Noble(Lord of the Rings: Return of the King, All Saints) bu rolün altından oldukça başarılı kalkmış. Sinir bozucu ile eksantrik olmak arasındaki ince çizgide dans eden Noble, bu çizgiyi kaçırırsa işler çok karışacak gibi. Ancak bu haliyle, Bishop’ı tam olması gerektiği gibi algılıyoruz: Zeki ve deli, ama tahammül edilecek bir insan değil. Öte yandan çılgın bilim adamı tiplemesinde “Primeval”da Douglas Henshall’ın canlandırdığı Profesör Nick Cutter gibi yeni bir anlayış, yeni bir yorum da göremiyoruz. Bishop gerçekten kafadan kontak ve muhtemelen ilgili araştırmaları yapmadan da deliymiş. Niye? Bilemiyoruz.

Bishop dışındaki karakterler ise az yazılmış oldukları için olsa gerek pek göze çarpmıyorlar. Standart performanslar, standart replikler her yerde. Bunun dışında, henüz yayınlanmamış olduğundan olsa gerek, “Fringe”deki her şey çok emanet, çok ucuz duruyor. Müzikler “Lost” soundtrackinden bonus şarkılar geçidi gibi. Kurgu bazen kendinden geçiyor bazen sahneyi ve mizanseni unutuyor. Ve ben hakikaten Abrams’ın üç boyutlu gri harflerle olan derdini anlamakta güçlük çekiyorum. Mekanın ortasında kocaman harflerle neresi olduğunun yazması elbette estetik bir seçim. Göze de çarpıyor. Ama bu seçimin doğru olduğu anlamına gelmiyor.

Bunların hiçbiri “Fringe”in temel sorunu değil. Temel sorun, öyle güvenebileceğimiz bir formülün olmaması. Belli ki her hafta ilginç ve gizli bilimsel bir şey nedeniyle bir olay çıkacak ve ekibimiz bunu çözecek. Arada da ana hikaye sürünerek ilerleyecek. “Lost”ta en azından bir geriye dönüş mantığı vardı. Bir ada dolusu tanımadığımız insanın geçmişini en azından bir sezon merak etmiştik. “Fringe”de ise ilgimizi çeken tek şey ana gizem. O da hakikaten çok ilginç değil. Teknolojinin gizlice bu kadar ilerlediğine inanmamız bekleniyor.

Bunun üstüne pilot bölümün hikayesi de pek ilginç değil. Normalde nefes nefese heyecanla seyredilmesi gereken bu bölümü, itiraf ediyorum bir kaç kez ara vererek seyrettim. Karakterler arası çatışmalar da dahil olmak üzere her şey son derece sıradan. Umuyorum ki Abrams’ın ekibi sezon içinde bu sorunları giderir. Zira bu dizide kızların hayran olacağı bir Sawyer yok. “Lost” kredisi ne kadar çabuk biter bilinmez.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=53
True Blood http://www.taskinlikparki.com/?p=52 http://www.taskinlikparki.com/?p=52#comments Tue, 12 Aug 2008 12:47:39 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=52 Zenci Vampirler Saf Kıza Karşı

Vampir dizileri nedense vampir kitapları veya filmleri kadar popülarite kazanamıyor. Konunun ciddiyeti ile hedef kitlenin çakışmaması bunun bir sebebi olabilir. Fantastik konulu diziler genelde çocuklara hitap ederken, vampir, insanların kanını emen bir canavar. Pek de çocuksu bir durum yok ortada. Sonuçta Anne Rice, neslinin yetişkin olduğu şu dönemde vampir sevdasının azalmış olması doğal. Buna rağmen her sene şansını deneyen bir vampir dizisini karşımızda buluyoruz. Bu son deneme ise daha evvel pek çocuksu işler yapmamış olan Alan Ball’dan (Six Feet Under) geliyor.

Neyse ki vampir kitabı eksikliği yok. “True Blood”da Charlaine Harris tarafından yazılan “Southern Vampire Mysteries” kitaplarından bir uyarlama. Vampir dizilerinin pek iyi bir ünü yok ama Ball’un Six Feet Under’dan kalan kredi notu, sanırım, HBO gözünde böyle denemeler yapmasına izin verecek kadar yüksek.

Sookie, küçük bir Louisiana kasabasındaki bir restoranda garsonluk yapan genç bir kızdır. İyi niyetli ve sevimli bu kızımızın çocukluğundan beridir büyük bir sorunu vardır. Sookie, insanların düşüncelerini zihninde duyabilmektedir. Bir gün çalıştığı restorana gelen müşterinin bir vampir olduğunu anlar ve bu vampire aşık olur.

“True Blood”ın diğer vampir dizilerinden farkı, yetişkinlere hitap etmesi gibi gözüküyor olabilir. HBO geleneğine uygun olarak diyaloglar realistik; eşcinsellik, seks, şiddet gibi burun kıvrılan öğeler rahatlıkla gösteriliyor. Ama “True Blood”ı farklı kılan bunlar değil, içinde geçtiği dünya.

Evet, hikaye Anne Rice geleneğine uygun olarak günümüzde geçiyor. Ancak arada dahice bir minik fark var. Vampirler var ama saklanmıyorlar. Tam tersine bundan iki sene evvel varlıklarını kamu oyu ile paylaşmışlar. Artık dünyada herkes vampirlerin varlığını biliyor. Onlarsa yıllar boyu anlatılan hikayelerden, saçma sapan korku filmlerinden sıkılmışlar ve toplumun eşit bir parçası olmak istiyorlar.

Amerikan ırkçılığının beşiği güneyde yaşayan Harris’in bu sinsi hamlesi siyahi halkın yerine vampirleri koyuyor. Bir yanda yüzlerce yıllık yalanlarla büyük bir ön yargı dalgasına maruz kalmış ve bundan bıkmış vampirler, öte yanda vampirlere olan korkularını nefrete dönüştüren insanlar. Harris’in bu alt üst dünyasında vampirler bireysel olarak güçlü olsalar da topluma karşı ezik birer av.

Bu ufak ayar, True Blood’ı sıradan bir vampir hikayesi olmaktan çıkarıp derin bir toplumsal eleştiriye araç olabilecek bir duruma sokuyor. Vampirlerin topluma katılması ile birlikte ortaya çıkabilecek sorunları son derece çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Devamlı vurgulanan şey insanların tarih boyunca ve hala vampirler için yazılan hikayelerden farklı şeyler yapmamış olmaları. Öte yandan Ball bize “vampir de olsa insan insandır” gibisinden paketlenmiş bir mesaj da vermiyor. Sonuçta vampirler insan kanı ile beslenen bir ırk. Yani doğal besini insan, adamların. Besinine aşık olur musun? Veya restoranın iyi niyetli sahibi Sam’in belirttiği gibi “Bir gün bütün sevdiğin yemeklerden vazgeçmen ve sadece enerji içeceği içmen söylense, bu hoşuna gider mi?”

Hikaye bu çatışmasal noktada da kilitlenmiyor. Tersine vampirlerin varlığının yol açtığı makro sorunlara da bakıyoruz. Tüketim toplumunun tüm kuralları işliyor. Vampir ürünleri rafları süslüyor, televizyonda vampir programları boy gösteriyor.

Seyrettiğim pilot bölüm yayına hazır değildi. Bu nedenle kurgudaki problemler hakkında fazla konuşmak yersiz olur. Bazı sahneler düpedüz eksik ve belli ki jenerik daha tamamlanmamış. Yine de kurgudaki zorlukların temel kaynağı belli ki kısa zaman içerisinde bolca karakter tanıştırma gerekliliği. Şahane açılan hikaye, jenerikten sonra yavaşlıyor ve dengesizleşiyor. Bazı yerlerde sıkılmak mümkün. Pek çok hikaye paralel aktığı için kimin takip edileceği belli değil.

Ana karakter Sookie ise malesef karakterler içerisinde en sakat olanı. Hayatı boyunca insanların kafasından geçen en gizli düşünceleri bile duyan bir genç kızın, hala masum bir şekilde herkesin içindeki iyiliğe inanması için çok iyi bir sebebi olmalı. Ne var ki bu sebebe vakıf olamıyoruz. Ben olsam düşüncelerini okuyamadığım bir vampirden daha çok korkardım.

Dağınık senaryolu pilot bölümüne karşın “True Blood” önümüzdeki sezonun gelecek vaadeden dizilerinden.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=52
Breaking Bad (Sezon 1) http://www.taskinlikparki.com/?p=51 http://www.taskinlikparki.com/?p=51#comments Sun, 10 Aug 2008 13:16:07 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=51 Kafayı Kırmak

Tuhaf memleket şu Amerika. “Battlestar Galactica”da kadın görünümlü bir robota geçmişte cinsel taciz uygulandığı fikrinin zikredilmesi üzerine ayağa kalkan muhafazakarlar, “Weeds”de masraflarını karşılamak için marihuana satan ev kadınına tek kelime etmiyorlar. Ya muhafazakarların kablolu televizyon abonesi olması yasak ya da benim kaçırdığım çok önemli bir şey var. “Breaking Bad” ise, “Weeds” müsamahasının alınıp doruklara taşındığı bir yapım.

Walter White, bir zamanlar ismi Nobel ödülü adayları arasında anılan, kristal uzmanı, başarılı bir kimyacıdır. Ancak hayatta bir şeyler ters gitmiştir belli ki. Bir şekilde, White, sıradan bir kadınla sıradan bir evlilik yapmış, hayallerinin hiç birini gerçekleştirememiş, ellili yaşlarında, düşük maaş ile çalışan bir lise derecesi kimya öğretmeni olup çıkmıştır. Zihinsel ve bedensel özürlü bir oğlu ve sinir bozucu bir kayın biraderi vardır. Öğrencilerinden saygı görmez ve ek iş olarak araba yıkar. Çevresindeki herkes tarafından aşağılanan ve bunu hak ettiğini düşünen Walter bir gün durup dururken bayılır. Doktoru ilerlemiş akciğer kanseri teşhisi koyar. Çok az ömrü kaldığını öğrenen Walter, birden bire ölürse ailesine hiçbir şey bırakamamış olacağını fark eder ve bir dizi olay sonrasında uyuşturucu satıcısı eski bir öğrencisi ile kristal bazlı uyuşturucu piyasasına girmeye karar verir. Ancak artık bir koltuğa üç karpuz sığdırmalıdır: Okul, aile ve suç hayatı.

Vince Gilligan’ın (X-Files, Hancock) “Breaking Bad”i kelimenin tam anlamıyla bomba gibi bir pilot bölümle açılıyor. Çölün ortasında üstünde sadece beyaz donu olan orta yaşlı bir adam, önce bir kameraya günah çıkarıyor sonra da gömleğini giyip tabancasını donunun lastiğine tutturuyor. Uzaklarda polis sirenleri, yan tarafta içinden dumanlar çıkan hafif parçalanmış bir karavan… Gilligan, daha birinci dakikada seyirciye kancasını atıyor. Gerisi elbette ki olayların nasıl buraya geldiğini anlatan dev bir flashback.

“Breaking Bad”i sınıflandırmak oldukça zor. Teoride bir kara komedi ile karşı karşıyayız. Sakin, mülayim ve olgun Walter White’ın içinde bulunduğu durumdan dolayı tam anlamıyla “kafayı kırması” ve kendi kişiliğinin tam tersi gergin, sert ve çocukça sayılabilecek davranışlar içindeki suç dünyası kişileri ile kurduğu temas bu kara komedi öğesinin özü. Walter’ın öğrencisi Jesse, aslında küçük ve yerel bir suçlu. Walter ise işi büyütüp çok para kazanmak istiyor. Her ikisinin de suç dünyası hakkında tecrübesi çok yüksek değil. İş büyüdükçe problemler büyüyor, sorunlar çetrefilleşiyor. Bu durum şahane karakter çatışmalarına sebebiyet veriyor. İkilinin bir adam öldürmesi ve bir de cesedi yok etmesi gereken bölüm buna çok iyi bir örnek.

Ancak “Breaking Bad” bundan ibaret değil. Bu kara komedi maskesinin altında, ana karakterin derin bir ikilemi ve karar mekanizmasında içine düştüğü bir paradoks var. Walter’ın hayatta kaybedeceği hiçbir şey kalmamış. Kanser onu uçurumdan iten son bir tekme adeta. Öte yandan, her şeye rağmen, ailesini  ve özellikle oğlunu çok seven Walter, son günlerini değerlendirerek silik benliğini, kendisiyle gurur duyulacak bir insan haline getirmeye çalışıyor. Ölümden korkusu yok, ama eceli gelmeden ölürse, hayatında yapmak için yola çıktığı tek amaç da kendisiyle birlikte yok olacak.

Ellilerindeki bir erkeğin olası tüm fobilerini Walter’da görmek mümkün: Oğlu tarafından takdir edilmemek, finansal özgürlüğüne sahip olmamak, karısının tam kontrolünde olmak, kayın biraderinin gölgesinde kalmak, gençliğinde aşık olduğu kadını rakibi olan erkeğe kaptırmak vs onların bir çift olarak hayal ettiği noktalara gelmesini seyretmek. Sinema eleştirmeni bir dostum bir seferinde “Ortak hayalleri olmayan bir çift hayatta nereye kadar gidebilir ki?” demişti. Herhalde o zaman en korkuncu, ortak hayallerin çalınması olmalı.

“Breaking Bad”in en büyük şansı Walter White rolünün altından inanılmaz bir başarı ile kalkan Bryan Cranston (Malcolm In The Middle). Şimdiye kadar hep saf ve abartılı komedi rolleri ile karşımıza çıkan Cranston, White’ı beklenmedik derecede küçük oynuyor. Cranston’ın ezik bir babayı gerektiğinde şefkatli gerektiğinde ise asabi gösterebilmesi büyük başarı. Her an bir komiklik bekliyoruz kendisinden, ama ne “Breaking Bad” ne de Walter White sululuğa tahammül gösteriyor. White, sakin ve sessiz ama delirdiği zaman korkunç bir güç.

Hikayenin parıldadığı noktalar Walter ve Jesse’in suç dünyasında ilerlerken yaşadıkları ise, solduğu noktalar da Walter’in ailevi sorunları ve kanser meselesini kabullenme zorlukları. Bu yüzden “Breaking Bad” anlatı kalitesi olarak neredeyse bir parabol izliyor. Kaliteli bir başlangıcın altında ailevi sorunlara çok da yaratıcı bir şekilde değinmeyen bir kaç bölümle tempo kalp krizi derecesinde düşüyor. Yazında bir dengesizlik var. Ya yazarların hepsi aynı kalitede değil, ya da dizi çalışan formülünü keşfetmeye çalışıyor.

Bu formül ise daha ilk bölümün ilk dakikalarında gerçekleşen “vay anasını” efekti. Normal bir insanın ileri derecede normal dışı bir duruma nasıl geldiğini izlemek hem bir gizem hikayesi etkisi yaratıyor hem de uzun süreli bir kanca olarak izleyiciyi yakalıyor.

Yazarlar grevi nedeniyle iki bölüm erken sona eren “Breaking Bad” eşit sayıda iyi ve kötü bölüme sahip. Ancak iyi bölümleri o kadar iyi ki, kötü bölümlerdeki hataları göz ardı edebiliyoruz. Başrolde mükemmel bir oyunculuk ve cesur bir senaryo ile sezonun en iyi yeni dizilerinden biri.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=51
Psych (Sezon 1) http://www.taskinlikparki.com/?p=50 http://www.taskinlikparki.com/?p=50#comments Thu, 07 Aug 2008 23:42:02 +0000 Fasih http://www.taskinlikparki.com/?p=50 Medyum Olmayan Medyum Dedektif

CSI fırtınası dünya televizyonlarında hala dinmedi. Doğal olarak sayısız prosedürel polis dizisi televizyon ekranlarında boy göstermekte. Gizemlerin çözümleri teknolojik, kahramanlar ise sıradan ve özelliksiz. Oysa ki klasik gizem hikayelerinin kahramanları her zaman eksantrik dahiler olmuştur; Agatha Christie’nin Hercules Poirot’su veya Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u gibi. Bugün televizyonda bunların benzerleri ile karşılaşmak çok zor. Belki “Monk”, belki “House”… Üstelik “House” teknik olarak bir Sherlock Holmes uyarlaması olduğuna göre sayılmaz herhalde.

Böyle bir manzarada dış kulvardan koşarak “Psych” geliyor hiç beklemediğimiz bir anda.

Kahramanımız Shawn Spencer’ın fotografik hafızası vardır; yani bir kez, öylesine gördüğü bir şeyi bile en ince detaylarına kadar hatırlayabilmektedir. Üstelik bu yeteneği eğitilmiştir de… Shawn’ın idealist babası, oğlunun da kendisi gibi bir polis olmasını istemekle kalmamış, onun doğuştan gelen bu yeteneğini de kullanarak belki de bütün zamanların en iyi polisi olması için çocukluğundan beri oğlunu eğitmiştir. Elbette ki işler umulduğu gibi gitmez. Otorite ile problemi, babasına karşı isyanında vücut bulan Shawn, bir işten başka birine giren, hayatı ciddiye almayan, serseri ruhlu bir delikanlı olur çıkar. Ancak bir gün yine televizyondan gördüğü bir suç olayını, sadece haberlerde gördüğü detaylarla çözüp polise telefon ettikten sonra, tutuklanır ve çözdüğü suçun ortağı olmakla suçlanır. Öyle ya, suç ortağı değilse bu kadar bilgiye nasıl sahip olabilir? Shawn bir süre inanılmaz gözlem yeteneklerini polislere anlatmaya çalıştıysa da onları ikna edemez ve en sonunda onlara suç işleyenleri zihninde gören, ruhlar dünyasıyla devamlı temas halinde olan bir medyum olduğunu söyler.

Tahmin edebileceğiniz gibi Shawn, bu noktadan sonra polis için psişik bir danışman olarak çalışmaya başlıyor. Yalan söylediği anlaşıldığı anda ise hapsi boylayacak.

“Psych”, eski, episodik suç dizisi formülünü bu yüzyıla taşıyor. Temel fikir, hem kahramanın eksantrik bir dahi olarak kendini göstermesini sağlıyor, hem de yazarların “CSI”, “Numb3rs” gibi prosedürel polis dizilerinin yanında “Medium” ve “Ghost Whisperer” gibi medyum dizileri ile de dalga geçmesini sağlayarak bir taşla neredeyse üç kuş vuruyor.

Dalga geçtiği dizilerin aksine “Psych”da spotu olaylardan ziyade karakterler alıyor. Muzip, sorumsuz, cahil, düşüncesiz, ukala ve yer yer kaba bir karakter olan Shawn aslında kulağa hiç de sevilesi bir insan gibi gelmezken James Rodey (Dukes of Hazzard) rolün altından o kadar büyük bir başarı ile kalkıyor ki, en sevimsiz anında bile aslında Shawn’un iyi kalpli ama sadece hafif kafadan kontak bir karakter olduğuna ikna oluyoruz. Bu da dizinin en büyük kozu. Zira Psych, Shawn’un hikayesi. Shawn’u sevmezsek, diziyi sevmemiz imkansız.

Denklemin diğer öğeleri de yerli yerinde. Shawn’un yancısı, çocukluk arkadaşı Gus, hem bir nevi Dr. Watson görevi görüyor, hem de ayakları yere basan, korku, ahlak ve terbiye gibi normal insan vasıflarına sahip olan bir karakter olarak seyirciyi temsil ediyor. Dedektif Lassiter ise Shawn’un doğal rakibi olan eski moda 70’ler polisi. Tüm bunlara zorunlu güzel kız Jules ve sert polis şefi Karen eklenince, yazarlar oynayacak karakter sıkıntısı çekmiyor.

“Psych” her ne kadar episodik yapıya sahip olsa da modern dizilerin, tüm sezona yayılan ana hikaye özelliğine az da olsa sahip. Her bölümün başında flashback vasıtası ile Shawn’un çocukluğunda babası ile ilgili bir anıya rastlıyoruz. Bu anı hem Shawn’ı daha iyi tanımamıza hem de bölümün konusunu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.

Burada Corbin Bernsen’in (L.A Law, General Hospital) baba rolündeki performansına da değinmemek önemli bir faktörü atlamak olacaktır. Bernsen, Harry Spencer rolünü hem flashbackler sırasında hem de günümüzdeki sekanslarda başarı ile canlandırıyor. Harry’nin aslında iyi bir karakter olduğunu hissediyoruz ama Shawn’un neden babasından nefret ettiğini anlıyoruz.

Sezon sonundaki bir iki bölümde Lassiter ve Jules ile ne yapacağını şaşıran yazarların ilginç denemeleri dışında “Psych” iyi yazılmış, eğlenceli bir polisiye gizem dizisi olmasının yanında zorlanmadan esprili olabiliyor, gülme efektine gerek kalmadan güldürebiliyor. Klasik gizem hikayelerine modern bir bakış arayıp CSI benzerlerinden sıkılanlar için son derece faydalı olabilecek bir dizi.

-Fasih Sayın

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=50
Kritik Sorulara Elimizden Geldiğince Cevaplar, part I http://www.taskinlikparki.com/?p=31 http://www.taskinlikparki.com/?p=31#comments Sat, 12 Aug 2006 09:41:22 +0000 nca http://www.taskinlikparki.com/?p=31 soru 0. Evren’in başlangıcı nedir?

cevap 0. güzel soru. kısa cevap şu, bilmiyorum. hatta, biraz iddialı olmak gerekirse, şu anki algımız, teknolojimiz ve teorilerimize dayanarak bu küçük bilgi parçası kimse tarafından bilinemez. sebebini anlatmak için öncelikle Planck denilen bir fizikçiye başvurmamız lazım. bu zat, herhangi bir insani ölçüm sistemine bağımlı olmayan “doğal birimler” diye bir kavram ortaya çıkartmış. bu “doğal birimler” tüm fiziksel ölçümler için kullanılabilir ancak bizim şu an ilgileneceğimiz Planck uzunluğu tabir edilen birim.

Planck uzunluğu yaklaşık olarak şöyle tanımlanır, Schwarzschild yarıçapı Compton dalga uzunluğuna eşit olan bir karadeliğin yarıçapı 1 Planck uzunluğuna eşittir. burası gerçekten zor, geçelim şimdilik; Planck uzunluğu yaklaşık olarak 10-35 metredir, yani çok ufaktır. Planck süresi ise, ışığın bu uzunluğu geçmek için harcadığı zamana denir, ve dolayısıyla yaklaşık 10-44 saniyeye eşittir.

şu geçtiğimiz paragraf hakkında daha çok okuma isteği ve iradesi olan insanları bir selam edip, esas noktaya dokunuyorum. bu Planck süresi denilen zaman birimi, algılanabilecek en ufak zaman birimidir. bundan ufak bir sürede gerçekleşen herhangi bir olay algılanamaz, ve bunu dediğimde bana inanmanızı istirham etmek zorundayım, yoksa karadelik mekanizmasını da tartışmamız gerekecek. sonuç olarak t1 anında eğer Büyük Patlama (Big Bang) gerçekleşti ise, ve bizim aradığımız ondan önce, bu çok yoğun, çok sıcak maddenin nereden geldiği ise, t0 anına gitmemiz gerekir. Evren bu sırada çok ufak olduğundan, Kuantum Teorisi’nin fiziksel kuralları ve Planck’ın doğal birimleri mevzuubahis olmaya başlar. t0 anı ile t1 anı arasında bir Planck süresinden kısa bir zaman geçtiğinden dolayı, orada ne olduğunun bilinebilmesi şu an itibarı ile, basitçe, imkansızdır.

eğer Kuantum Teorisi ile Genel Görelilik Teorisi’ni birleştirebilir isek -çünkü Planck süresinin geçerli olduğu Evren’de böyle bir evliliğe ihtiyacımız var- işte o zaman bu sorunun cevabı verilebilir. yine de, günümüzün bilimadamlarının tahminlerine göre, Evren’in yaratılma ihtiyacı duymadan ortaya çıkmış olduğunu varsaymak mantıklı olan yorum olacaktır.

soru ∞. sonsuzluk nedir?

cevap ∞. bunun cevabını biliyorum. öncelikle şundan bahsetmeliyiz, sonsuzluk bir sayı değildir. çok çok çok büyük bir sayı da değildir. düşünebileceğimiz, hayal edebileceğimiz en büyük sayı hiç değildir. çünkü, her zaman için, herhangi bir sayıya 1 (yazıyla bir) ekleyerek daha büyük bir sayıya ulaşmamız mümkündür. sonsuzluk, matematiksel bir kavramdır, ve de sınırsız büyüklüğü ifade eder.

sonsuzluğu bir benzetme için katl etmek gerekir ise, örneğin duvarları, tabanı, tavanı, pencereleri, kapısı olmayan bir odaya benzetebiliriz. bu örnek gerçekten sonsuzluk kavramının ne kadar farklı bir boyutta olduğunu anlatmaya yetebilir. yetmeyedebilir ama her şekilde anahtar kelimenin “sınırsızlık” olduğunu hatırlatmak isterim.

matematiksel olarak, sonsuzluğun bir çok ilginç kullanımı var. bir sayı olmamasına rağmen üzerinde bazı işlemler yapılabiliyor ancak değişik, hislerimize uygun düşmeyen, sonuçlar ortaya çıkıyor. bunlara örneklemeler Calculus 1 dersinde fazlasıyla verilir diye düşünüyorum, ama hadi sizin hatırınıza bir kuple okuyayım size.

“duvarda aleph-sıfır şişe vardı, duvarda aleph-sıfır şişe vardı, biri kırıldı… kaldı aleph-sıfır şişe” isimli ünlü matematikçi şarkısında da belirtildiği üzere, sonsuzluğu sembolize eden sayılar (örneğin aleph-sıfır) üzerindeki işlemler normal aritmetik işlemler gibi çalışmıyor. ilginç bir şekilde, iki farklı sonsuzluğun sayıları (aleph-sıfır ve aleph-bir) birbirleriyle karşılaştırılabiliyor ve biri diğerinden büyük çıkıyor. bu aleph’ler ile ilgili de daha detaylı konuşulabilir, başka bir fırsatta oraya da dokunmaya çalışırım.

başka bir açıdan yaklaşmak gerekir ise, sonsuzluk gerçek manada her hangi bir şeye tekabül eden bir kavram değil. sayıların da böyle olmadığını düşünebiliriz, fakat sayılar bize nicelik ifade edebilen varlıklar; henüz sonsuzluk niceliğine tekabül edebilecek bir varlıkla (varlık kümesi ile) karşılaşmadığımızdan dolayı, ilk bakışta anlamamız iyice zorlaşıyor. bunun üzerine bir de felsefenin kafa karıştırıcı doğasını eklediğimiz zaman, sonsuzluk üzerine tartışması iyice manasız bir kavram haline gelmeye başlıyor.

gerçekte böyle bir kavramın varolduğunu düşünmeyen nacizane hizmetkarınız, bunun tamamen insan aklının bir fabrikasyonu olduğundan neredeyse emindir, matematikte aksiyomatik olarak kullanıldığından kesinlikle emindir. gel gelelim, matematiksel olarak o kadar faydalıdır ki bu kavram, o kadar çok teorinin temelini oluşturmaktadır ki, aslında gerçekte varolmanın o kadar da önemli olup olmadığını da bazen tartmak gerekebileceğini öğrenmiştir bahsi geçen zat.

soru 1. bilimsel metod nedir?

cevap 1. bilimsel metod, kavramları anlamamıza yarayan bir araçtır. ortak bir dil konuşup, birbirimizin kafasını kırmadan ne dediğimizi ortaya koymamızı, anladığımızı anlatmamızı ve bizden sonraki nesillere bunları bırakmamızı sağlayan, insanlık çağları içinde bir çok defa denenmiş metodların sonuncusu, ve bir çok önemli çevreye göre (i.e. ben) de, en başarılısıdır.

bilimsel metodun ne olduğunu tartışmak aslında çok büyük bir mesele değil, çünkü esas öğrenilmesi gereken şey bilimsel metodun kendisi değil, nasıl bilimsel metoda uygun düşünebileceğimiz ve karşımıza çıkan durumları nasıl bilimsel metoda uygun değerlendirebileceğimizdir. kulunuz, köleniz cem yardımınıza koşmayı haliyle kendine bir borç bildiğinden, “çok acil bir şekilde bilimsel metoda uygun düşünmek ve değerlendirmek istiyorum.” diyen cengaverlerin imdadına yetişmek için elinden gelen herşeyi yapmak için burada.

bir hipotez ile bir adem evladı karşınıza çıktığı zaman, (”uzaylılar var.”, “ölümden sonra yaşam var.”, “pozitif enerji diye bir şey var.”) bunu bilimsel metodun eleğinden geçirmek isterseniz, en basit manada, bu eleğin altı (6) tane seviyesi var. inceleyelim:

1.1. yanlışlanabilirlik: bilimsel bir teorinin yanlışlanabilir olması gerekir. aslında bu çok saçma gelebilir size ama, bir kavramın yanlış olmasını düşünemiyorsak, bunu bilimsel bir tartışmada kabul edemeyiz. yanlışlanamayan önermeyi tahlil şöyle edebiliriz, ya o kadar geniş ve manasızdır ki, aslında bir şey denmemiştir bu önermede dolayısıyla yanlışlanamaz, (”bilimsel metod bir gün yanılabilir.”) ya da birden fazla çıkış yolu oluşturularak tartışmada, hipotezin yanlışlanmasına izin verilmeyebilir. (”bugün gezegenler doğru açıda değil, o yüzden pozitif enerjiyi sana aktaramıyorum.”)

1.2. mantıksallık: bir hipotezin mantıksal olarak hem tutarlı hem de sağlam olması gerekir. tutarlılık, tümdengelim sırasındaki çizgi üzerinde hipotezi hataya sürükleyebilecek herhangi bir yanlış olmamasını gerektirir. örneğin, (a) tüm köpekler siyah tüylüdür, (b) Boncuk siyah tüylüdür, (c) o zaman Boncuk bir köpektir mantıksal çizgisi tutarlı değildir, çünkü Boncuk adındaki bir kedi bütün bu sistemi çökertecektir. sağlam olmasını ise şöyle açıklayabiliriz, (a) tüm köpekler siyah tüylüdür, (b) Boncuk bir köpektir, (c) o zaman, Boncuk siyah tüylüdür mantıksal çizgisi tutarlıdır, fakat sağlam değildir, çünkü tüm köpeklerin siyah tüylü olduğunu söyleyemeyiz. yani, bir argümanın bu seviyeyi aşabilmesi için hem mantıksal olarak tutarlı, hem de varsayımlarının sağlam ve doğru olduğuna ikna olmamız gerekir.

1.3. kapsamlılık: bir konuda varolan tüm tecrübeler, deneyler ve gözlemler o konu tartışılırken dahil edilmelidir. eğer karşımızdaki insan bazı bilgileri gözönüne almıyorsa konu ile ilgili, bilimsel metodun ana noktalarından biri atlanmış olacaktır.

1.4. dürüstlük: hipotez hakkında öne sürülen kanıtların her biri kendi kendini kandırma olmadan değerlendirilmek zorundadır. bu aksiyom kapsamlılığa bir açıdan benzemektedir, ama burada dürüstlük, hipotezin tersini gösteren deliller karşısında hipotezin doğru olmadığını kabul edebilecek rasyonel düşünceyi ifade etmektedir.

1.5. tekrarlanabilirlik: en basit, ve en kritik parça. eğer bir hipotez, deneysel veya gözlemsel bir olguya dayanıyorsa, bu deneyin herhangi bir insan evladı tarafından, sayısal olarak limit koyulmadan tekrarlanabiliyor olması gerekir.

1.6. yeterlilik: bir iddiaya ait olan kanıtlar ve deliller o iddianın gerçekliğini ve doğrulunu ifade edebilecek yeterliliğe sahip olmalıdır. bunun için de üç tane ana kuralımız var:

1.6.1. kanıtlama sorumluluğu iddiayı ortaya atandadır.
1.6.2. olağanüstü iddialar olağanüstü kanıtlar gerektirir.
1.6.3. şehadete veya bilirkişiye dayanan kanıt yeterlilik oluşturmayabilir.

birincisinin açıklaması basit, bir kanıtın yokluğu, bir hipotezin varlığını getiremez. (”uzaylıların olmadığı kanıtlanamadı, dolayısıyla varlar.”) ikincisi ve üçüncüsü birlikte düşünülebilecek kurallar, örneğin yolda karşılaşsak ve ben size desem ki “evden çıkmadan gördüm, yağmur yağdı.”, buna kanıt istemeden inanabilirsiniz. ancak yolda karşılassak ve ben size desem ki “evden çıkmadan gördüm, ölümden sonra yaşam vardı.” bu hipotezim için daha ciddi kanıtlar istemekte haklı olursunuz.

sonuç olarak, bu altı ana başlığı günlük hayatınızda uygularsanız elinize herhangi bir şey geçeceğini sanmıyorum. ama olsun, yanıldığım görülmüştür.

not: bundan sonra da “Kritik Sorulara Elimizden Geldiğince Cevaplar” bölümümüzde sorularınıza cevap, yaralarınıza merhem, derdinize deva olmaya çalışacağım inşallah. forum’umuza girerek, üye olarak, bir şeyler yazarak bana ulaşmanız çok mümkün. bekleriz.

cem.

]]>
http://www.taskinlikparki.com/?feed=rss2&p=31