The Mentalist
November 1st, 2008
Medyum Diye Bir Şey Yoktur
“House”un, doktorlu “CSI” olma amacıyla yola çıkıp, kaliteli yazarlarının üstün yeteneği ve Hugh Laurie’nin karizması sayesinde kısa zamanda bir klasiğe dönüşmesi şaşırtıcı, ama daha şaşırtıcısı bunun farkında olan yapımcıların senelerdir “House” formülünün taklidini yapmamış olmaları. Belki de “House”un kendisini bir “CSI” taklidi olarak görüyorlardı. “Rome” ile kendisini ispatlayan Bruno Heller, belli ki bu açıklığı görmüş ve kablosuz kanallardaki ilk büyük projesini “House” formülüne dayandırmış.
Patrick Jane, gözlem yeteneği üst düzeyde olan bir FBI danışmanıdır. Eskiden doğa üstü yeteneklerle donatılmış, psijik bir şifacı olarak televizyonda programlar yapan ve bir yandan da polise yardımcı olan kahramanımız, konuk olduğu bir talkshowda yakalanması için polise yardımcı olduğu seri katil Red John ile ilgili ileri geri konuşunca, Red John, Jane’in karısını ve çocuklarını katleder. Bunun üzerine aklı başına gelen Jane, insanları medyum olduğuna inandırmak suretiyle dolandırmaktan vazgeçerek FBI’ın özel bir ekibi için danışman olur.
“The Mentalist” işin özünde eksantrik dahi modeli protagoniste sahip olan bir gizem dizisi. Kahramanımızın fiziksel kahramanlık adına bek bir başarısı yok ama o zekası ve gözlem yeteneği ile bu açığını fazlası ile kapatıyor ve kendinden kasça büyük olan adamları, kötü olsun iyi olsun maymun ediyor.
Belli ki Heller’in “Mentalist”teki amacı “Psych” ve “House” arası bir dizi yaratmak. Bir karakter olarak Jane’in özellikleri neredeyse James Rodey’ın “Psych”da başarı ile canlandırdığı Shawn Spencer ile aynı. Jane de Spencer kadar sinir bozucu ve kendini beğenmiş bir karakter. Ancak Spencer’ı dayanılır kılan, çocukça, çılgın, kontrolsüz tavırları. Neredeyse istemeden insanları kırdığına inanıyoruz. Skalanın diğer tarafında ise Hugh Laurie tarafından canlandırılan, kaba, terbiyesiz, seksist, düşüncesiz ve neredeyse ahlaksız Dr. Gregory House var. Jane bu iki karakterin arasında bir yerlerde ama iyi anlamda değil. House’un terbiyesizliğini biliyoruz ve onu öyle seviyoruz. Onu sarayımızın bir soytarısı olarak benimsiyoruz. Spencer ise küçük yaramaz bir çocuk. Bunlara kıyasla Jane oldukça vurucu açılış sahnesinde insanlara dost gibi yaklaşıp manipüle eden, sonucunda da korkunç olaylara sebep olan yılan gibi bir adam. Samimiyetinde soğukluk, yaklaşımında ukalalık var. Sevilesi bir karakter değil kesinlikle.
Sevilesi olmamasının sebebi sevdiği insanları kaybetmesinin travması olabilir. Pilot bölüm de buna değiniyor biraz. Yıllar sonra Red John’un izini bulduğuna inanan ekibe karşı, Jane bu cinayetlerin kopyacı başka biri tarafından işlendiğini iddia ediyor. Sonuçta öyle de çıkıyor. Adamımız çok üzülmüş olsa da işine bir otomaton gibi bağlı ya da duyguları körelmiş; bilemiyoruz. Zira pilot bölüm seyirciye servis yapma sevdasından pek de bir şey anlatamıyor. Yeni cinayet ile Red John hikayesi iç içe ve darmadağınık. Bazı yerlerde çok şey anlatılıyor, bazı yerlerde ise sanki izleyiciler iki sezondur bu diziyi seyrediyormuş gibi isimler fırlatılıyor ortaya.
Şatafatsız ama temiz bir görsellik bütün hikayeye hakim. Jane’in gördükleri basit ama etkili kamera hareketleri ile izleyiciye aktarılıyor ama hiçbir zaman “Psych”daki gibi adeta doğa üstü bir algı ile ses efektleri eşliğinde önemli objeye zoom yapılmıyor. Heller, kahramanının yaptığı şeylerin sıradan olduğunu bize göstermeye çalışıyor. Tıpkı kahramanının her fırsatta dediği gibi: “Medyum diye bir şey yoktur. Ben sadece bakmayı biliyorum.”
Simon Baker (Land of the Dead, The Devil Wears Prada), Patrick Jane rolünde bekleneni yerine getiriyor. Orta yaşlı bir erkek olarak hem yakışıklı, hem sesini iyi kullanıyor hem de hareketleri de Jane’in olması gerektiği gibi hep planlı ve yumuşak. Ancak maalesef kadronun geri kalanı aynı kalitede değil. Silik ve standart performanslar var, karakterlerin ayırt edici özellikleri az. Ekibin patronu olarak devamlı ağlamaklı gibi durmaktan kendini alıkoyamayan Robin Tunney (Prison Break) hesapta Jane’in antitezi olacak. Tunney’in bir filmde devamlı kocasından dayak yiyen bir kadını canlandırmasını bekliyorum ben. Eminim Kemal Sunal’ın Şaban’ı kadar cuk oturan bir rol olup, hanımefendiye Oscar kazandırır. O zamana kadar Tunney bir iki tane daha yeni surat ifadesi üzerinde çalışsa iyi olur.
“The Mentalist”, derli toplu bir pilot bölüme sahip. Her hafta bir cinayet olayı çözülecek ve bir yandan da Red John hikayesi ile ilgili ipuçları elde edilecek gibi duruyor. Suç dizileri sevenlerden “Psych”ın çocuksuluğuna ve “Monk”un artık kabak tadı veren “karımı kurtaramadım” hikayesine dayanamayanlara iyi gelebilir. Sadece biraz daha karakter lazım sanki.
-Fasih Sayın
Entry Filed under: Diziler, Pilot Bölümler
Leave a Comment
Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed