Generation Kill
December 22nd, 2008
Bugün yolda kaç kişiyi öldürdün?
Hayatta pek çok şey insanı ters köşeye yatırıyor. Savaşın kötü bir şey olduğunu düşünen insan teknolojiyi de en çok geliştiren şeyin yine savaş olduğunu bilmez genelde. Hikaye anlatmak isteyene de savaş sahnesi bire bir gelir. Dramatik anlatının özü çatışmaysa eğer, hoşgeldiniz çatışmanın en safına, en eskisine, en çıplağına. İyi bir anlatı aracıdır savaş. David Simon (The Wire) bu durumu tamamen göz ardı ederek bize alışılmadık bir savaş dizisi veriyor. Alınması gereken bir tepe, ulaşılması gereken bir sevgili veya kurtarılması gereken bir er yok. Vizyon savaşın ta kendisi.
Rolling Stone dergisi, yazarı Ed Wright’a garip bir görev verir. Wright Amerika’nın Irak operasyonu boyunca bir öncü birlikle beraber yaşayacak ve olayları birinci elden anlatacaktır. Askerler tarafından ancak erotik içerikli bir dergiye de yazar olduğu öğrenilince sevilen Wright’ı, hayatının en ilginç seyhati beklemektedir.
Gördüğünüz gibi konuyla ilgili pek bir şey yazamadım çünkü yazacak şey çok az. “Generation Kill”, gerçek olayların anlatıldığı bir yazı dizisinin aynı isimle kitap olmuş halinden meydana getirilmiş bir uyarlama. Buna en yakın şey “Band of Brothers” olmalı ama o bile uygun bir örnek değil. “Generation Kill” kendine has bir dizi; önce alışılması gereken bir tad.
Bölümlerin hallice bir kısmını çeken yönetmen Susanna White’dan “Ben kadınım ama bakın nasıl savaş filmi çekiyorum” dercesine gösterişli bir şey beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Burada tema gerçekçilik. Temiz ve gösterişsiz bir sinematografi yer yer belgesel tadında sallantılı kamera çalışması ile karışıyor. Ama her şey ayarında.
Belli ki White’ın gözünde savaş hiç eğlenceli bir şey değil. Dizinin bir fon müziği veya bir jeneriği yok. Başta öylesine “Generation Kill” diyor ve sonda gördüğünüz olayların ağırlığı ile siyaha düşüp telsiz konuşmaları ile baş başa bırakıyor sizi. Tek müzik, askerlerin beraber söyledikleri şarkılar. Bu sırada da neden asker olduklarını ve vokalist olmadıklarını kanıtlıyorlar.
Wright’ı canlandıran Lee Tergesen (Oz), bir grup testesteron canavarı ölüm makinesinin arasında kalmış, rahatının kıymetini bilen şehir insanı olarak çok başarılı bir performans çıkarıyor. Wright gibi cesur ama bu cesaret hiçbir zaman Hollywood kahramanlığı seviyesine ulaşmıyor. Burada kimse kahraman değil. Adeta “Önemli olan hedefimiz değil” diyor White. Önemli olan yolculuk. Ve yolda olanlar. Bugün yolda kaç telgraf direği gördün? Bugün yolda kaç kişi öldürdün?
Irak’ın güneyinden Bağdat’a kadar süren bu garip road trip hikayesinin ille de bir kahramanı olacaksa bunlar çavuş Colbert ve Teğmen Fick olmalı.
Stark Sands’in (Six Feet Under, Day of the Dead) yüzü, iyi niyetli Teğmen Fick için öylesine uygun ki daha ilk sahneden bize karakterin kurallardan ziyade sorumlu olduğu insanların hayatlarını önemsediğini anlatıyor konuşmadan. Fick, orduya fazla bir adam. Her zaman aldığı emirleri zihninde sorgulayan bir humanist. Belki de bu hikayede bir üst ahlakı sembolize ediyor. Emrindeki çavuş Colbert tarafından taktiklerinin sorgulanmasını bile serin kanlılıkla karşılıyor, Colbert’i dinliyor ve hak veriyor. Nathaniel Fick bugün artık bir teğmen değil, master derecesi sahibi bir yazar. En azından bunu bilmek yüzümü güldürüyor benim. Sizi bilmem…
Çavuş Colbert, ya da arkadaşlarının tabiri ile Iceman o kadar şanslı değil. Alexander Skarsgard’ın (True Blood, Revelations) karakteri bir çelişkiler yumağı. Üniversite derecesini enstitünün suratına atmış çünkü sisteme karşı. Öte yandan evlendiği lise aşkı gidip onu en yakın arkadaşı ile aldatmış. Hayatındaki her şeyi tüm sevgisini akıttığı o kadının üzerine kuran bir adam hayat tarafından böyle bir ihanete uğrayınca ne olur? Sonuçta hep balet olmak isteyen Iceman, tutunabildiği tek şey olan orduya yapışır. Aradığı belki rütbenin getirdiği saygı, belki de askeriyenin katı kuralları içerisinde ihanetin imkansızlığı. Karşı olduğu her şeyi sembolize eder hale gelen Iceman, sorulduğunda tüm içtenliği ile söylüyor:”Sivil hayatta sadece motorumu özlüyorum. Yüzümdeki rüzgarı.” Bu repliğin bir benzeri John Milius’un “Conan the Barbarian” filminde vardı. Hayattaki en iyi şeyin bozkırlarda atını koştururken rüzgarı yüzünde hissetmek olduğunu söyleyen savaşçıya karşı Arnold Schwarzennegger o korkunç aksanıyla hayatta kendine göre en iyi olan şeyleri sıralıyordu: “Düşmanını ezmek, önünde kaçmalarını seyretmek ve kadınlarının ağıtlarını dinlemek”. Conan bir savaşçı. Iceman ise rüzgarı seviyor hala.
“Generation Kill” ile ilgili pek çok şey gerçek. Anafikir ve belki de dizinin en büyük zayıflığı da bu. Sonunda ne olacak diye merak ederseniz büyük hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Ben söyleyeyim size: Sonunda bir şey olmuyor. Irak’a geliyorlar ve dizi duruyor. Evet duruyor. Bitiyor diyemiyorum, çünkü bir bitişi yok “Generation Kill”in.
Anlatmaya çalıştığı şeyler arada ustaca ve son derece ince verilmiş. Olaylar kendi kendine konuşuyor. Kötü adam, iyi adam yok. Romantik bir anlatı değil bu. Herkes sadece insan. Bir grup sorunlu insan kendileri ile ilgisiz bir grup başka sorunlu insanı emir aldıkları için öldürüyorlar. Belki de bir askerin sözleri konuyu özetliyor: “Bu yaptıklarımızın yarısını evde yapsak ömür boyu hapis yerdik.”
“Generation Kill” oldukça atipik bir dizi. Klasik anlamda bir hikaye değil de, daha ziyade bir yeniden canlandırma ile karşı karşıyayız. Yine savaş dediğimiz şeyi, şaşırtıcı bir şekilde etkili anlatıyor. Belki de savaş o kadar temel bir çatışma ki hikayeye ihtiyacı yok. Ölüm çıkagelince herkes birden ciddi oluyor ve kafasını ellerinin arasına alıp düşünüyor. Çünkü muhtemelen suç insanların değil, insanlığın…
-Fasih Sayın
Entry Filed under: Diziler, Kısa Diziler
Leave a Comment
Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed